o’na notlar: 9

bu günler, kara bir boşluk kadar kara günler.
herkes ve her şey için olduğu kadar, diğerlerinden ağır bir toz tanesi kadar ağır geçtiğin zaman. bu zamana kadar ne olup bittiyse, sonradan da aynıları olacak ya, o yüzden.
her sıcaklar başladığında, dışımdan evvel içim yanar.
bu sıcaklar hep sıcak sular taşır, kıştan kalan evlere.
evler ısınır, çocuklar kaçar, çocuklar uyur, evler yine soğur; içimiz soğur.
böyle gündüz görmedim ben; karanlık bir boşluk kadar karanlık.
keşke şimdi burada oturmuş, şuraya bakıyor olsaydım. sonra şuradan bir tur geçip, azıcık vazgeçseydim.
olmayınca olur hep, olmuş gibi. bir gelir bir gider, çocuksuz bir çocuk bahçesi gibi.
herkes bir şey söyler, herkes görür, duyar, bazısı görmez, bazen olur, bazen döner baştan başa, bazen bitler biter yağlı ellerin altında, çocuk başlarında, en sonuna doğru kırılır yorgan döşek hastalıklar.
ölüler uyur üst üste. ölüler yerlerin altından göğe bakar.
ölüler yerlerin altında öylece yatar. o yerlerin üstünde, henüz ölmemişler top oynar. su içer. gezer. bilir. sonra inip en aşağıya, o yerlerin altına, o ölülerle beraber kendilerine bakar.
sen de bizim gibisin artık. yok, bak, nerede bir eşin?
sen de bizim gibi, bir cansız cansın, ne mutlu.
insan elinden çıkma bir kanal gibi, yağmuru bekle dolmak için.
yağmuru bekle akmak için.
ama sıcaklar geldi şimdi, kış uykuları bitti.
yağmurlar da uyumak için gitti.
arkalarından atıp tutalım diye. 

ergenliğe giriş 101

insan ilişkilerinde yanılmamla ve ilişkiyi ilişkilikten çıkarmamla ünlüyümdür. ama bu bilgiyi sadece içinde ünlü olduğum grup bildiği için biraz lokal bir ün olduğunu söyleyebilirim.
hayatım bu ara, yokuş aşağı bırakılmış boş bir market arabası gibi. 
bütün gün uyuyorum. 
bütün gece oturuyorum.
bütün keyif verici maddeleri bırakmak durumunda kaldım.
bütün bunların yanında bir de güzel havalar geldi. ve seni de, beni de, inan ki, bu karakter yoksunu güzel havalar mahvedecek.
yorgunluktan saç diplerime kadar ağrılarım oluyor. geceleri uyumak için yatakta o kadar çok dönüyorum ki en sonunda sürtünme enerjisinden kaynaklı sıcaktan kalkıp, dışarı, hava almaya çıkıyorum.
ilişkim yok. başında da belirttiğim gibi, insan ilişkilerinde biraz başarısızımdır. hayvan ilişkilerinde çok başarılıyımdır ama bu o kadar elzem bir hayat gailesi değil.
öyle gözüküyor ki, ağır bir depresyon geçiriyorum. hayatımın büyük bir bölümünü depresyon altında sürdürmüş biri olarak bu durum bana o kadar da koymuyor. çok neşeli ve neşe veren de biriyimdir. ama mutsuzluktan bileklerimi kesme noktasına geldiğimi buradan da paylaşmak isterim. daha evvel birçok kereler intihara teşebbüs etmiş; fakat çevresel faktörler yüzünden başarısız olmuş biriyim. 
ama bu sefer her şey hiç olmadığı kadar müsait. iklim müsait. ev müsait. durum müsait. ruh halim de müsait. 
yani diyorum ki, ölmek istiyorum. her sabah (ya da her akşam) kan ter içinde uyandığım uykularımdan ‘neden hala hayattayım?’ sorusuyla uyanmaktan çok sıkıldım.
akranlarıma baktığımda, birçoğundan çok daha iyi hayat koşullarında yaşadığımın; hatta bunu bilseler, o akranlarım tarafından dayak yiyebileceğimin farkındayım. 
yaptıklarım ya da hissettiklerim, başkalarıyla paylaştığım zaman şımarıklık olarak algılanıyor. haklılar da. 
her şeyi ve herkesi, yaşadığımız anın koşullarına göre değerlendirdiğimizde çok net yargılara varabiliyoruz.
ama bu durum bana, ‘aa, beş yüz yıl önce neden dünyanın düz olduğuna inanmışlar ki, aha da yuvarlak’ demenin bir başka versiyonu gibi geliyor.
biz insanlar, geçmişimizden kurtulabildiğimiz kadar, her gün o’nu biraz daha çiğneyebileceğimiz kadar insanız. 
ve artık ben, insan olmak istemiyorum.
insan olmanın dünya üzerindeki en zor iş olduğuna inanıyorum.
zaten odaklanamadığım küçük ve önemsiz hayatımı bitirmek, sanki hiç yaşanmamışçasına ortadan kaldırmak istiyorum.
iyi koşullar altında yaşadığımı söylemiştim. sevilen biriyimdir. hatta sevdiğim insan sayısı, beni seven insan sayısından çok daha azdır eminim. bunları çok havalı olduğu için anlatmıyorum. içimde bir anneanne difrizi gibi karmakarışık ve buz gibi olan her şeyi tanımlamaya çalışmak için anlatıyorum. hiçbir şeye odaklanamıyorum. 
beni seven herkesten, beni sevdikleri için özür diliyorum. beni seven herkes, beni sevdiği için ölemiyorum. ölülerin bir yere gittiğini düşünmüyorum. ölüler sadece ölüyorlar ve buraya dair en ufak bir fikirleri bile kalmayıncaya kadar birçok kereler daha ölüyorlar. bundan emin değilim; ama emin olmamı istetecek herhangi bir güce inanmak da yorucu ve gereksiz geliyor.
ama hayatımın hiçbir evresinde (ki inanın hayatım çok kısa bir süreyi kapsıyor) bencil biri olmamaya özen gösterdim. ne kadar başarılı olduğum tartışmalı bir konu. ama bu durum da çok mühim değil; çünkü insan olmanın birinci şartı, en büyük dünya sandığın kendi dünyanın bir numarası olmaktır. çirkinliğe bakar mısın?
bu yüzden ölemiyorum. çünkü ben ne kadar ölürsem burayı o kadar hatırlamayacağım. ama ben ne kadar ölürsem, yaşayanların canlı derilerini bir o kadar yoracağım.
bu saçma paradokstan nefret ediyorum. 
yaşamaktan da.
ama yaşıyorum da. 
ne garip.


balinalar i d

Biz balinalarız. Okyanusta bir şey bizim kalbimizi kırdı. Belki gemilerin seslerinden birbirimizin sesini duyamadığımızdan, gürültü susmadığından biz susmak istedik. Belki bir yakınımızı avladılar, acısına dayanamadığımızdan buradan gitmek istedik. Ya da belki sadece bu dünya için fazla güzel olduğumuzu düşündük, kibirimiz aldı bizi.
Bir sebepten, her neyse, biz şimdi ölüyoruz. Kendi yüzgeçlerimizi, kendi ölümümüze  daha çabuk varmak için, bu suyun içinde daha hızlı savuruyoruz.
Bilmediğimiz başka bir dünyanın sularında uçmak için; akıntıdan akıntıya.

Aklımda yazacak hiçbir şey yok. Aslında bir şeyler var, hissediyorum, çıkacak. Ama neden çıkmakta bu kadar direttiğiyle ilgili hiçbir fikrim yok. –Belki böylesi hoşuna gidiyordur.- 
Sonuç olarak, farkında olduğum bir şey var ki, o da eğer bu senaryoyu yazmaya hemen başlamazsam okulu uzatacağım ve daha fenası –en fenası- film çekmek için barındırdığım bütün istekler içimde patlayacak. Belki de hevesimi kaybedeceğim. Sektöre küseceğim; fakat sektör bunu –muhtemelen ben sektörde olmadığım için- hiç iplemeyecek. 
Seçimler seçimler. Yani, bir noktada insanın hayatı bürositle yokuş aşağı kayıyormuş gibi. Biraz hızlı ve dönüyor ya da biraz hızlı dönüyor. Senaryoda buna twist deniyor mesela. Yani bir şeyi x olacakmış gibi gösterip sonra bir anda “bu aslında x değil y’ydi ama bunu x sanmanızı sağlayarak sizi yedik” demenin kısacası. 
Eğer şu an bu yazıyı yazmak yerine üniversite mezuniyetim için elzem olan bitirme filmimin senaryosunu yazıyor olsaydım, o senaryoya kesin bi twist eklerdim. İyi olurdu. Ama şu an senaryomu değil, bunları yazıyorum.
AMA
Bunları yazarken aklıma bir şeyler geldi. Sanırım bunları değil, onları yazacağım. Sağol.

ney gadını?

8 mart dünya kadınlar günü ya da 8 mart dünya emekçi kadınlar günü -nedense bu ikisi ayrı şeyler olarak kullanılıyor. sanki her kadın ve erkek bir şekilde emekçi değilmiş gibi.- ritüellerinden pek de hoşnut değilim.
bu ülkede her gün kaç kadın, birilerinden şiddet gördüğü evlerinden kaçıyor, kaç kadın “hakettiği” dayağı yiyor, kaç kadın üstleri ya da mesai arkadaşları tarafından maruz bırakıldığı sözlü ya da fiziksel tacizlere rağmen işine devam ediyor, kaç kadın “sevildiği için” öldürülüyor ya da sadece bu sikko memlekette kadın olarak doğmanın hüznüyle kendini öldürüyor, bilmiyorum. bu konuda çeşitli istatistikler var; ama hiçbirini gerçekçi bulmuyorum.
fiziksel ve sözlü şiddetin içinde büyümüş, kendi de nasiplenmiş bir kadın olarak ve hem de zaten tüm hemcinslerimin genlerine kodlanmış bir takım hissiyat tutamaçlarının verdikleriyle, bu lanetli ülkedeki her kadının acılarını da, sevinçlerini de hissedebiliyorum.
tüm bu olanlara ve tüm bu olamayanlara rağmen direnen, çalışan, arzulayan, sevinen, olabilen ya da olmaya çalışan, örgü ören, sakız çiğneyen, evli adamları baştan çıkaran, evsiz adamları baştan çıkaran, aldatan, aldanan, heteroseksüel, lezbiyen, trans, çocuk, bebe, ergen, milf, çıtır, güzel, gudubet (bütün kadınlar güzeldir yalanına kadınlar inanmıyor), yoklukta gider, aşık, nemfoman, aseksüel, zeki ama çalışmayan, bazı uzuvları yerinde olmayan, tüm uzuvları yerinde duran, aklı bir karış havada olan, aklının altından kalkamayan, sevmeyen, sevilen, ölen, öldüren, düşünen ya da yalnız kendini düşünen, canım kadınlar… 

8 mart dünya kadınlar günü ya da 8 mart dünya emekçi kadınlar gününüzü değil, bizlere haketmediklerimizi layık gören bu ülkeye ve erkek egemen bu dünyaya rağmen yine o dünyaya kattığınız, katmadığınız, katacağınız güzellikleri kutlarım. 
hastasınızım.

.

ha, bir de; “kadın isyanda güzel.”

o’na notlar: 8

sıça sıça, batıra batıra bir noktaya geleceğiz. daha çok sıçıp daha çok batırarak, bokumuzdan kendimizi yaratacağız kilden çanak yapan biri gibi. çünkü kendi bokumuzda boğulmadan koktuğumuzu fark edemeyecek kadar küçük kafalarımız. ah ben çok acırım kendi halime. kendi halime sürekli acırım, vah yazık diye. 
bundan sonra gizli olan gizli kalmasın diye, doğrusunu söyleyeceğim. işte bu bizim yeni, küçük günahımız.

on bir yaşında

yaklaşık bir buçuk aydır düşünmekten kaçıyorum. böyle başlayınca çok garip oldu. ama hayır, olmadı, çünkü gerçekten bir buçuk aydır aklıma düşünmeyi düşünmek bile gelse hayali toynaklarımla kafamın en dip köşesine tepikliyorum. çünkü düşünmeyi düşünmek bile o kadar zor ki, üşeniyorum. 
düşünmeye üşenmek bir noktaya kadar gerçekten eğlenceli. o noktaya kadar dünyaya kocaman bir kase jölenin içinden bakıyorsunuz. yeşil. e, bir kase jöle içinde yaşamak da biraz zor olabiliyor. duymak, görmek, koklamak ve konuşmaktan uzak, jölenin içindeki kadarını algılamaya yakın bir yerlerde günler, bir yerlerde saatler ve dakikalar sandığınızdan hızlı geçiyor. ama daha önemlisi; benim sandığımdan da hızlı geçiyor. 
durum nedir dedim kendime. neler oluyor da ben bu durumdayım ve şimdi düşündüğüm bir şeyi bile bak şimdi düşünmüyorum. 
galiba insanlar bir noktada kırılıyorlar. liseden beri biliyorum. doğal seleksiyon. naturel. yani ki; güçsüz olan düşüyor. ben uzun zamandır bu güçsüz güruha dahil olduğumu düşünüyorum. çok uzun zamandır. bu güçsüz güruh içindeki yerimin önemsizliği bazen midemi bulandırıyor ve o zaman sadece biraz daha ve biraz daha öğüresim geliyor. kendimi yok etmek ve dünya üzerinde kimsenin hatırlamayacağı bir bilince dönüşmek istiyorum. hiç varolmamış ve hiç var etmemiş olma isteği duyuyorum. kuşkusuz, ben ben olmasam, bu jölenin içinde olmasam, bu böyle olurdu yine. 
ama o zaman işte, kimin ne zaman dünyaya geldiğini bilmediği bir yılda doğardım. 
şimdi o parmakları birbirine kenetli gözleriyle bana sinsi sinsi bakacak ve diyecek ki sen bizim için yoktun. ona bakacağım ve gözlerinden yayılan ışıltıya kanacağım. bu gözümün ardındaki şeyleri camdan atacağım. kendimi fırlattığım gibi duvardan balkona. sırtımda kırılan elektrik  süpürgelerini hatırlayıp ağlayacağım. babamdan yediğim bütün tokatları, ölen bütün akrabalarımı ve islam’ın beş şartını hatırlayacağım. bu gece deli saçması. dakikalar için jöleden çıkıyorum.
bir kase jöleyi düşünüyorum. ben senin içinde yaşıyorum. ve biri diğerinden daha aşağıda olan göz kapağımı sonsuz uykuma yumuyorum. 
gittikten sonrasını da sizler için alacağım. gözünüz korksun da ölmeyin diye. bakın sonra ölürseniz, benim gibi olur haliniz.

o’na notlar: 7

bak canım, canının ne kıymeti varsa ya da ne kadarı, sıkılmaktan sünmüş bir limon kabuğu gibi tüm ekşiliğiyle meydanları dolduracak. bir sen yoksun ceviz kabuğu kadar etrafında. şimdiden sonra ellerinin ve zihninin çalışmadığı her an için öfkelen. öfkelen ki bu uyuşuk sonbaharın içinde debelenen öylesine sarı öylesine ölü bir yaprak gibi salınıp durma rüzgarda. 
şimdi senin önünden otomobiller, kadınlar, kuşlar, adamlar, kuşlar, çocuklar ve hayvanlar, en sonunda konuşan en ufak dünyalar geçiyor, en acınası zamanında günlerinin. şimdi senin önünden yüksek tansiyonlar, koşan para paralar geçiyor. daha fazlası olmayan kalp çarpıntılarından, özlediğin her anının içinden geçiyor ve geçiriyor.
daralıp, küçülüp, içine giremediğin, girince de çıkamadığın üç kapılı bir gardropta, kışlıkların bitip yazlıkların başladığı bir rafta, ömür boyu sürecek bir esarete doğru, esaretten kaçıyorum. 
ya da öyle değil, tüm bunlar şey.

o’na notlar: 6

günün konusu değişiyor. günün konusu, bir yerden çok eski bir yere kadar uzanıyor. anlamlandıramadığım bir huy bu.
çok konuştuğum zaman çok konuştuğumu düşünüyorum.
çok konuşan biri olarak kendimi çok konuşan biri olarak görüyorum. 
aslında çok konuşan insanları çok severim. anlattığı şeyler ilgi parametrelerime bir yerden dokunuyorsa sabaha kadar dinlerim. 
sanki benim anlattıklarım da anlatmak istediğim şeyler değilmiş gibi olunca ve doğrusunu bulana kadar çok konuşunca, kendimi çok konuşmuş biri gibi hissediyorum.
konuşmaktan tükürüğü bitmiş, bir bardak suyu ya da ekstra yarım saati daha olsa hayatın anlamını bulabilecek biri gibi.
herkesin nasıl olduğundan, benim nasıl olduğuma geçinceye kadarki kısma geldiğim zaman, nasıl olduğumu bilemeyecek ya da bildiği ezberi unutacak yorgunluğu görüyorum.
tükürüğü biten, etrafında içecek hiçbir şey olmayan, sıradaki konuşmacıyı beklettiği için sıkıntılı biri oluyorum.
anlatabiliyor muyum? 
bence hayır.

o’na notlar: 5

doğruyu söylemek gerekirse ben de bu konuda oldukça şaşkınım. yani benim aklım almıyor. üstelik bu şu ana ait bir akıl almama durumu da değil. şimdi, 10 yıl önce, 34 yıl sonra ya da yarın, her neyse, benim aklım o zaman da almayacaktı, almazdı ve almaz. 
eminim, ben hariç birçok insan anlayabilir, anlamlandırabilir ve onların bu hususta anlayamayacağı tek şey, benim anlamayışım olur.
böyle olur çünkü. bir şey vardır; bir konu. herkes ya da herkese yakın bir çoğunluk onu çarçabuk anlar. herkesin içindeki bazı azıcıklar ya da herkesin ¨herkese¨¨dahil etmediği kimseler de aynı konuyu hiç anlamaz. 
iki taraf da konuyu nasıl anladığını ya da anlamadığını düşünmez. bir taraf karşı tarafın konuyu neden anlamadığını düşünürken diğer taraf da karşı tarafın konuyu nasıl anladığını düşünür. kuyruğuna değersen yanarsın; ama iki canın daha var.

aklımın almayışında ise sorun ne, gerçekten bilmiyor ve merak da etmiyorum. benim merak ettiğim kısım, benim dışımdaki insanların bu anlayış olayını nasıl becerebildiği. ki sorsam onlar da bana ¨sen neden ki? ¨ diyeceklerdir. sormuyorum; öyle merak ediyorum.
o kadar merak ediyorum ki, neyi anlamadığımı bile unutuyorum.