günün konusu değişiyor. günün konusu, bir yerden çok eski bir yere kadar uzanıyor. anlamlandıramadığım bir huy bu.
çok konuştuğum zaman çok konuştuğumu düşünüyorum.
çok konuşan biri olarak kendimi çok konuşan biri olarak görüyorum.
aslında çok konuşan insanları çok severim. anlattığı şeyler ilgi parametrelerime bir yerden dokunuyorsa sabaha kadar dinlerim.
sanki benim anlattıklarım da anlatmak istediğim şeyler değilmiş gibi olunca ve doğrusunu bulana kadar çok konuşunca, kendimi çok konuşmuş biri gibi hissediyorum.
konuşmaktan tükürüğü bitmiş, bir bardak suyu ya da ekstra yarım saati daha olsa hayatın anlamını bulabilecek biri gibi.
herkesin nasıl olduğundan, benim nasıl olduğuma geçinceye kadarki kısma geldiğim zaman, nasıl olduğumu bilemeyecek ya da bildiği ezberi unutacak yorgunluğu görüyorum.
tükürüğü biten, etrafında içecek hiçbir şey olmayan, sıradaki konuşmacıyı beklettiği için sıkıntılı biri oluyorum.
anlatabiliyor muyum?
bence hayır.
doğruyu söylemek gerekirse ben de bu konuda oldukça şaşkınım. yani benim aklım almıyor. üstelik bu şu ana ait bir akıl almama durumu da değil. şimdi, 10 yıl önce, 34 yıl sonra ya da yarın, her neyse, benim aklım o zaman da almayacaktı, almazdı ve almaz.
eminim, ben hariç birçok insan anlayabilir, anlamlandırabilir ve onların bu hususta anlayamayacağı tek şey, benim anlamayışım olur.
böyle olur çünkü. bir şey vardır; bir konu. herkes ya da herkese yakın bir çoğunluk onu çarçabuk anlar. herkesin içindeki bazı azıcıklar ya da herkesin ¨herkese¨¨dahil etmediği kimseler de aynı konuyu hiç anlamaz.
iki taraf da konuyu nasıl anladığını ya da anlamadığını düşünmez. bir taraf karşı tarafın konuyu neden anlamadığını düşünürken diğer taraf da karşı tarafın konuyu nasıl anladığını düşünür. kuyruğuna değersen yanarsın; ama iki canın daha var.
aklımın almayışında ise sorun ne, gerçekten bilmiyor ve merak da etmiyorum. benim merak ettiğim kısım, benim dışımdaki insanların bu anlayış olayını nasıl becerebildiği. ki sorsam onlar da bana ¨sen neden ki? ¨ diyeceklerdir. sormuyorum; öyle merak ediyorum.
o kadar merak ediyorum ki, neyi anlamadığımı bile unutuyorum.
çoğu zaman düşüncesiz biri gibi davranırım ve bu benim suçum değildir. düşüncesiz biri gibi davranan ya da gerçekten düşüncesiz biri olan herkesin ortak bahanesine sığınmaktan başka yapacak bir şeyimin olmamasını, düşüncesizce gözüken hareketimden daha aşağılık bulmuşumdur.
kılıf aranan her hareketin arkasında aşağılık bir şeyler yattığını düşünürüm ve işin komiği ya da komik olmayanı, düşündüğüm her şeye de bir kılıf ararım. kılıf dediğimiz şey, aslında neden-sonuç ilişkisini net şekilde ortaya koyabilmek için var olduğundan ve hayattaki her sonucu bir nedene bağlamamız gerektiğinden her şeyi aşağılık da bulabilirim. ama bulmuyorum.
en asil duygunun insanı olan birilerinin varlığına inanmak hoşuma gidiyor; ama en asil duygu ne, onu da bilmiyorum.
hikayeler ve olmayan şeylerden çok hoşlanıyorum; ama hikayeler yaratamıyor ve olmayan şeylere inanan yerlerime hep çok kızıyorum.
boncuk atan tabancaların ete çarptığında verdiği acı gibi, tam dibinde patlayan torpil gibi çok fazla gürültülü bir şey taşıyorum; ama ne olduğundan emin olamıyorum.
her gün, kimsenin dikkat etmediği şeylere dikkat etmeye çalışıyorum; ama dikkatimi çeken her şeyin daha önceden dikkat edilmiş şeyler olduğuna kesin gözüyle baktığım için başarısızlığımdan yakınıyorum.
hissettiğim basitlikte biri olamamaktan çok çekiniyorum. hissettiğim basitlikte biri olup, öyle biri değilmiş gibi görünmekten kaçmaya çalışıyorum.
bu da beni düşüncesiz biri gibi gösteriyor.
basitliği çok fazla düşününce her şey çok karmakarışıklaşıyor.
düşüncesiz gibi görünen her insan, kendisini düşünmediği zaman ¨düşüncesiz¨ yaftasını yapıştırıveren biri tarafından düşüncesiz biri olarak atfediliyor.
oysa düşüncesiz biri gibi davranan her insan, o an sadece düşünülmesi gerekli gözüken şeyi değil de, başka bir şeyi düşünüyor oluyor.
işte bu güzel bir kılıf.
bu kimliği belirsiz ve tarifi imkansız, sürekli hareket halinde olan sürekli sesler, duyduğum üzere yalnız, erken yaşlanmaktan ve geç ölmekten aynı anda korkabilen insanlara görünüyormuş. görünüyormuş; duyulmuyormuş. çünkü aynı anda iki şeyden fazla şeye korkan herkesin gözlerinde çıkan kulaklar, korkunun kokusunu tadabiliyormuş ve birçok sürpriz hediye!
evler içinde evler kuran aile kızları, onların hamarat kocaları ve bıyıklı evlatları, ne zaman ki akşam yemeği için sofraya otursalar bu sesi dinlemekten yemeklerinin sırasını karıştırıyorlarmış. ara sıcakları en son, çok sıcakları ilk baş, suyu yemek yerine, yemeği yerlere döküp, evcil hayvanları çok öpüp, küçük sorunları tuzlamadan yiyorlarmış.
ses de en güzel kokusuyla ve en güzel kokularıyla, duvarlar arasından pencere kenarlarına doğru dönen en gürültülü sessizliğiyle bu olanları kahkahalarla ve kendinden büyük bir öfkeyle seyrediyormuş.
en sevdiği dizi başlayana kadar seyredecek başka hiçbir şey yokmuş gibi.
her şey herkese anlatılmaz. ve herkes de her şeye anlatılmaz. mesela insanlar duvarlara anlatılmaz. mesela büyük aşklar sadece masallarda dağa taşa haykırılmalıdır. mesela ben etejere dedikodu veremem.
bir şeyler bazen ağza ağırlık yapıyor gibi oluyor ve bu ağırlıkla birçok her şey, bilgiyi aldığı anın şokundan sağır olmamak için onu ağzına yollayıp, aynı ağırlık neticesinde de başka kulak ve ağızlara yollayacak birilerinin kulak ve ağızlarına pıtır pıtır dökülüveriyor.
tüm bilgiler, ağırlıklarıyla mideye inmeli ve ille de bir yeri sağır etmesi isteniyorsa mideden peyderpey çıkarılmalı, bir anda kusulmamalıdır.
her şey ve herkesin huzur içinde hayat sürdürümü için herkes ve her şey hakkındaki her bilgi, varlığına hava dışında bir yerde; mesela bol asitli mide içlerinde devam etmelidir.
¨ohohoho. lan. AHAHAHAHAHA. hahahahahahahtsssııssısısssss.¨
yukarıdan böyle gülüşler duyuyordum. seslerin yukarıdan geldiğini fark ettiğimde ilkten ilahi bir durum var sandım. bunu sadece üç saniye sandım. sonra, ilahi bir gücün bile bu denli çirkin ve acımasız kahkahalar atamayacağını ve bu brutal kahkahaların müsebbibinin üst kat komşum olduğunu idrak ettim.
bu çok fazla gürültülü ve çok fazla çok kahkahaların ilahi bir kaynağı olabileceğine üç saniye de olsa hiç şaşırmadım. ilahi ben olsam ve aşağıdaki beni bulunduğum noktadan net şekilde görebilsem, daha abartılı kahkahalar atar, alemlerin zerrin özer’i olurdum. üç saattir bir şeye başlamaya çalışıyor ve her başlamaya çalışışımda, başlayıp bitirmesi daha kısa ve o an için daha elzem olduğunu düşündüğüm herhangi başka bir şeye başlıyor ve bitiriyordum. asıl başlamam gereken şeye başlamaktan o kadar korkuyordum ki, başladığım o an için çok önemli ama genele vurduğumda önem sırasında ilk 900’ün son sıralarında yer alacak bir diğer şeye başlamak çok daha kolay geliyordu. halbuki başlamayı ertelemek için başladığım diğer şeye başlamak da bir o kadar zordu; ama daha zoru varken geri kalan her şey çok mu çok kolaydı?
evdeki bütün küllükleri ciflemek, tüm çorapları eşlemek, tüm kitapları isimlerine göre alfabetik sıraya dizmek gibi her zaman yapılabilecek zorlu işlerin tümünü tükettikten sonra asıl yapmam gereken şeyin başına oturmak zorunda kalmıştım ve başımı iki bacağımın arasına alıp düşünmekten başka hiçbir şey yapamıyordum.
ben bu halime gülerdim. gülerdim çünkü tam da ilahi bir bakış açısından bakacak olursam, göreceğim şey kafasını götüne sokmaya çalışan ufak tefek bir kızcağız olurdu.
işte buna gülünürdü.
aslında iki bacağımın arasından baktığımda da durum çok farklı değildi. gerçekten kafamı götüme sokup omurgama ciddi hasarlar vermeyi ve yapmam gereken bu işi, sakatlığım neticesinde bertaraf etmeyi deniyordum. en sonunda kafadan bacaklılığın insanlığa yakışmayacak bir durum olduğuna kanaat getirip bu satırları yazmaya karar verdim. çünkü başlamam gereken şeye başlamamı geciktirecek tüm işler tükenmişti ve elimde kalan son çare buydu. başlamak bitirmenin yarısı mıydı, öyle bi’ söz mü vardı? komşumun çok kalın kahkahaları tüm dikkatimi dağıtıyordu ve doğru düzgün düşünemiyordum. galiba yukarı çıkıp onu sessiz olması için uyarmalı ve çok haksız olduğum bir tartışmaya girip olayı uzatmalıydım. bu, hemen başlamam ve bitirmem gereken çok önemli bir işti.
evdeki tüm çakmaklar tiftik hızıyla kayboluyordu. karnım hiç şişmediği kadar şişmişti. en sevdiğim çikolata markası diyabetik çikolata çıkartmıştı. mecliste birilerinin diyecek çok önemli şeyleri vardı. hava, yağmurdan sonra ılıklaşmıştı.
karşı penceredeki 10 kasım’dan kalma türk bayrağı rüzgardan uçmuş. çaprazımdaki binada tek başına yaşayan yaşlı kadın ölmüş. bugün uykumun içindeki belli belirsiz siren sesi buymuş. uykumun içinde de, penceremin dışında da tüm gün yağmur yağmış.
kot taşlama işçisi gibi tüm yatağa öksürdüm. canım bugün hiç sağlık çekmedi. sağ elimin ayasındaki ben, ufacık büyüdü. bugün ilk kez, 1 saniye için, gözüme yarı geçirgen bir perde indi. saçlarımın arasında çıkan sivilceyi, kafamı kaşırken yanlışlıkla patlattım.
şimdi bunları düşünmüyorum. bütün gün uykudaki kendime bir şeyler düşünmesi için zor kullanıyorum. uyanmaya çalışıyorum. sabahları sevmiyorum; ama sabahları görmeden geçirdiğim yarım günleri de sevmiyorum. göz kapaklarım her ağırlaştığında yüzümü yıkıyorum.
sonra çok şey yapacağım. yarın çok insana bakacağım. herkese konuşup, herkese susacağım. yağmura kızacağım. yine uykum gelecek, yüzümü yıkayacağım.
bugün böyle geçecek. her gün böyle geçmiş. her gün böyle geçiyor. bugün böyle geçmişti.
küçükken anneme karşı çok çişim gelirdi. (olmadı bu).
küçükken çişim geldiğinde tam ortaya; ama utana sıkıla, çişim var demem annem tarafından yasaklanmıştı.
çişim var yerine ¨işim var¨ diyordum. annem öğretmişti. o yüzden annemin yakın çevresi tarafından büyüyünce çok iyi yerlere gelecek çocuk olarak nitelendiriliyordum. çünkü hep çok işim vardı.
sürekli çişim olsa muhtemelen durumun patolojik olduğunu düşünürlerdi. ama sürekli işimin olması insanlara sevimli geliyordu. her çok işim var deyişimde bana gülümsüyorlar ve ileride elimin, ayağımın, boyumun ve işlerimin şimdikinden daha büyük olacağını söylüyorlardı.
bir süre sonra, çişim geldiğinde etrafımdan gördüğüm bu ilgi o kadar hoşuma gitmeye başladı ki çişimin bana verdiği sıkışma hissini iş olarak algılamaya başladım.
artık çiş, benim için işti.
kendini sevdirme işi.
böylece ilk iş tecrübemi edinmiş oldum. (keşke cv’me yazabilsem).
insan hiç küçüklüğünden küçüklüğüne kaçar mı?
insanına göre değişir.
ben kaçarım.
…
kasada para ödüyordum ve arkamda ödeme yapmamı bekleyen üç kişi daha vardı.
¨taksit olsun mu? ¨ sorusuyla beraber kasiyerin arkasındaki küçük lcd ekranda dönen tanıtım filmindeki donlu sütyenli, çok fazla ince ve çok fazla güzel kızlardan ve o kızlar kadar ince ve güzel olunabilme ihtimalleriyle ilgili düşüncelerimden kafamı kaldırıp ¨en fazla kaç tane oluyor?¨ dedim. ¨3 taksit yapabiliyoruz; ama bankanızın artı 2 taksit imkanı daha var. ister misiniz? ¨ dedi. ¨isterim. en fazla ne kadar oluyorsa o kadar taksitli olsun isterim.¨ dedim. azıcık da acıklı acıklı sırıttım galiba. o sırıtışın altında ¨ben öğrenciyim ve taksitlerini ödemek için haftada 6 saat bir ilkokul 5. sınıf öğrencisine ders verdiğim 1000 lira limitli bir kredi kartına sahibim. bana daha fazla, ne kadar fazla olabiliyorsa o kadar fazla, hatta ondan bile fazla taksit ver. ver ki bu acılı ve yavaş bir ödeme süreci olsun.¨ cümleleri yatıyordu. ben aslında sevimli gelir diye düşünmüştüm. kasiyerlere, paranın cepten hiç geri dönmemecesine çıktığı an rastlaşılan insanlar oldukları için pek fazla gülünmez. ben sırıtınca o da sırıtsın istedim; sırıtmadı.
hatta biraz sinirlendi sanırım. içinden ¨banane senin kartından, parandan salak seni. ben 6 saattir burada senin gibi kaç tanesinin 15.90’a aldığı parmak ucu kadar donla uğraşıyorum, fiş kesiyorum da kendim pazardan alıyorum o donları 3 liraya biliyor musun ha mal. MAL.¨ der gibi koydu poşete çoraplarımı. ben don almamıştım, don üzerine yoğunlaşan; ama çorap da satan bir yerden çok güzel çoraplar almıştım.
arkamdaki üç kişiyse hemen donlarını alıp hemen gitmek istiyorlardı. ¨heee men! ¨diye bağırdım içimden. ellerinde don vardı. benim gibi çorap almamışlardı ve çorap değil, don menşeli bir yerin gerektirdiği üzere don aldıkları için kendilerini daha bir müşteri görüyorlardı.
kadınlar nezaket duvarlarının içinde hapsettikleri gizli çirkefliklerini meydana çıkarmadan önce hava kaçıran canlılardır. bir kadın ¨hadi la bitir işiği de yörü git! ¨ demek için biraz yüksek basınçla hava kaçırır. üfler, püfler, evinizi başınıza yıkar. ben yapmıyorum değil, ben de yapıyorum. genelde alış veriş yaptığım yerlerde pek fazla sıra beklemiyorum ama. dünyanın en dandik şansı da bu olsa gerek. canım kadınlar.
aldım çorapları sinirliden, iyi akşamlar dileyip çıktım. leş gibi bir soğuğa çıktım. hemen burnumun ucu üşüdü soğuktan. iki sokak üstteki esnaf lokantasına gidip kıymalı yumurta, kısır ve ardından irmik helvası gibi çılgın bir kombo patlatmak istedim. yanına da ayran. bu dörtlü, toplamda 8 liraya mal oluyordu. az önce aldığım çorapların da bir çifti 8 liraydı. boğazdan kısıp çoraba yatırdığım için tüm östrojenlerimden nefret ettim ve lanetledim onları.
lokantada yemeğimi yedim; ama hepsini değil. hepsini yersem gerçek bir mide spazmıyla yakın temasa geçeceğimi yemeğin yarısına geldiğimde anladım ve bu temasa henüz hazır olmadığımı fark edip tadında bıraktım.
lokantadan çıkmadan ağzıma bir sigara koydum ve çıkar çıkmaz yakıp burnumun ucunu üşümelere bıraktım. önünde bir sürü adamın sigara içtiği dünyaca ünlü bir kadın giyim mağazasının önünden geçerken 2 gün sonra çok sevdiğim bir hanım arkadaşımın doğum günü olduğunu hatırladım. mağazaya girip çok sevdiğim bu arkadaşıma güzel bir üst baş almak istedim. giremedim. çünkü sigaram vardı ve mağazanın önünde doğumhane streslisi baba gibi sigara içen bunca adama o an mana verebildim. bunların hepsi sevgili sahibi, ana bacı sahibi adamlardı ve belli ki zorla alış verişe çıkarılmışlardı. sigara içerek onlara eşlik ettim ve onlar da lemur sürüsüne dalmış vaşakmışım gibi bana bir süre çok dikkatli baktılar. birileri bana çok dikkatli baktığında dikkatim dağılır, yaptığım şey her ne olursa olsun keyfim kaçar. attım sigarayı vaşşşaaaak diye daldım mağazadan içeri. azıcık dolandıktan sonra arkadaşıma çok yakışacağını düşündüğüm bir parçaya uzandım, aldım ve kasaya koştum. önümde 1 kişi vardı. yine sıra beklemememi sağlayacak dandik şansıma içimden ¨çaaaks!! ¨ yaptım.
kasadaki kız, önündeki müşteriye ¨taksit olsun mu? ¨ diye sordu. uykudan yeni uyanır gibi meraklı, tanıdık bir ses karşısındakine ¨en fazla kaç tane oluyor? ¨dedi. kasiyer kız, ses değil de, mesela bir zemin olsa, çok düz bir zemin olabilecek bir ses tonuyla¨2 taksit yapabiliyoruz; ama bankanızın artı 1 taksit imkanı daha var. ister misiniz? ¨ dedi. ¨ isterim. en fazla ne kadar oluyorsa o kadar olsun. ¨ diye, içinde azıcık da olsa gülümseme geçtiği belli olan bir sesle karşılık verdi müşteri. ¨hediye pakedi yapar mısınız? ¨ dedi ardından aynı ses tonuyla. 1 saniyelik çok kötü bir göz göze gelme anı yaşadık kasiyerle. bu anın kötülüğü, kasiyer kızın gözünü bürüyen bir miktar kanda gizliydi diye düşünüyorum.
ağır ağır hediye pakedi yapmaya başladı. arkamda küçük bir sıra oluşmaya başlamıştı ve hepimizin işi, gücü, kapıda sigara içen çok sıkılmış bir sevgilisi, kaçırabileceği bir dizisi, ağrıyan ayak parmakları ya da onun gibi bir şeyi vardı. benim mesela bunlardan hiçbirim yoktu. benim sıra beklememe üzerine dandik bir şansım vardı ve ilk defa o şansım o sırada yoktu. ben ona içerledim biraz. sırayla yüksek basınçla üflemeye başladık. üflemelerimiz birleşince uğultuya dönüştü. uğultuyu duymuş olacak ki, kasiyer kız işine hız verdi ve pakedi poşete koyup müşteriye uzattı. müşteri ¨ne ufluyorsunuz, ayıp değil mi? ¨ der gibi arkasına dönüp manidar bir bakış atıyordu ki benimle göz göze geldi. kendisi az evvel çorap aldığım mağazadaki kasiyer kızdı. ama beni tanımadı. iyi ki de tanımadı. hepimize pis pis baktı ve hızlı adımlarla o köhne kadın grubunu vicdanlarıyla baş başa bırakıp mağazayı terk etti. alış verişimi yapıp kredi kartımı cüzdanıma koydum. cüzdanı çantaya koymadan hemen önce bozuk para gözünden 50 kuruş çıkarıp cebime attım. eve giderken sokağın başındaki kırtasiyeden hediye pakedi yapmak için kaplama kağıdı alırken cüzdandan para çıkarmakla vakit kaybetmek istemedim.
işte ben böyle de vakti değerli birisiydim.
tüm hengameyi atlatınca kafamdaki tepelerin ardından güneşler batıyor. turuncuya çalan hayali gün batımlarında, elimde bir paket pötibör büsküviyle gözlerimin içi doluyor.
…
sorunlarını edebi bir dille anlatmayı tercih eden insanlardan olmayı seven insanlar tanıyorum. basitçe başım ağrıyor da diyebilen insanlar ama bunlar. yeri geldiğinde gülünçlüğünün basitliğini, mesela sandalyeye oturacakken kıçının üstüne düşmesini de bu basitlikte anlatabilen insanlar.
derdini edebi bir dille anlatmayı tercih eden insan, derdini ebedi kılmak isteyen insan aslında.
hiç kimse, süslemekle uğraştığı bir şeyi ondan kurtulmak için süslemez, ortaya atmaz, paylaşmaz. öyle insanların her derdi, onların gelini, onların bayram çocuğu, onların ilkokul müsameresi.
güzel olan her şeyin sonuna yetişmek gibi şanssız bir kabiliyetim var. bu kabiliyet, istisnasız tüm hayatım boyunca gölge gibi dibimden dibimden yürüdü.
uzun süre çok mutlu olan bir ailenin tam mutsuzluğa adım attığı an dünyaya geldim. hayatıma dahil olan ya da hayatına dahil olduğum her insanın travma başlangıçlarına ya da sonlarına yetiştim. başladığım okullar bile benden sonra ¨çok bozdu.¨ gireceğim her sınavda o sene sistem değişti. birilerine aşık oldum; ama onlar birilerine aşık olmayı ben onlara aşık olmaya karar vermeden beş dakika önce bırakmıştı. kimin için özel olmak istesem, benden daha özel olan bir şeyler benden hızlı davranmıştı. en son işte, hayatına bilmem kaçıncı kere baştan başlayan birini çok sevmeye karar verdim, ama yine sonunu getirdiği hayata denk düştüm.
önceleri bu kötü kabiliyetime çok kızıyordum. altılıyı hep son atla kaçıran, tutacak lotoyu yatırmayı unutan adam kızgınlığını her son dakikada yetiştiğim hayata püskürtüveriyordum.
bu his, açıklanamayacak kadar kötü hissettiren bir his. hisler hissettirir çünkü. ben birini istemeden üzebilirim ve onun üzgünlük hissi bana kendimi pişman hissettirebilir. kişiler değil, hisler.
her şeyin sonuna yetişmenin yarattığı o kadar çok his var ki, bu durum başıma geldiğinde ne hissedeceğimi şaşırıyorum. bu hisler bütününü birilerine aktarabilmem için tek bir şeye dönüştürmem, toparlamam ve ¨buyrun, işte ben böyle hissediyorum ve bu yüzden de çok kötü bir şey. ¨ şeklinde sunmam gerekiyor. ama dediğim gibi, bunu başaramıyorum.
bu kısımda, kurtulamadığım o gölgeyi süslemeyerek, hisler bütününe çevirmeden, kaynak göstererek açıklamaya karar verdim.
ben doğduğumdan beri güzel olan her şeyin sonuna yetişiyorum. ve bu çok kötü şeyler hissettiriyor.
böyle hissettikten hemen sonra, bir şeyleri çok fazla merak ediyorum. herhangi bir şeyleri. bugün kabataş’ta yürüyordum, akşam olmuştu ve hava çok soğuktu. ilerde bir kalabalık gördüm. bir şeyleri çok fazla merak ediyordum ve bu da bir şeydi. yanlarına yaklaştım. bir adam, üç tane pet şişeyi üçgen şeklinde dizmişti ve önlerine bir futbol topu koymuştu. 1 lira karşılığında futbol topuyla şişeleri devirmeye çalışıyordun. teoride basit görünüyordu; ama kalabalığın içindeki her adam bunu denemesine rağmen pratikte başarıyı yakalayamıyordu. onlar için üzüldüm. onlar için üzülüyor olmam, kendime gülmemi sağladı, mutlu oldum. sonra, şişeleri dizen adam bu kadar basit bir şeyden çok güzel para kazandığı için onunla gurur duydum. tanımadığım birine karşı duyduğum bu gurur, kendime daha çok gülmemi sağladı. sigaram bitmişti. kalabalıktaki birinden sigara istedim. verdi sağolsun. bir şeyleri merak etme hissim geçmişti. bu bir şeyleri merak etme hissinin geçmesi demek, benim sonuna yetiştiğim güzel şeylerin dışında da güzel şeylerin olduğunu ve bunlara başından yetişebildiğimi görmem demekti.
canımın acısı oracıkta geçti.
…
ağzımın balığı, yemini ağzımda bulamadı ve yeminini birinin ağzında bozdu. karada tüm gün hareketsiz yatardı; çünkü balıklar suda uçardı.